Anlamadığım, Anlayamadığım

Dağlar karanlık çehreleri ile bir kez daha geliyor üzerime. Işıksız, havasız bir odada tek başıma çekiyorum yüz yıldır cezamı. Ne söylediklerimin kıymeti var, ne canımı çıkarırcasına çalışmamın, ne de gözlerimden akan  simsiyah gözyaşlarının. Kesif bir karamsarlıktır şimdi içimi kaplayan. Sanki ben bu coğrafyanın evladı değilmişim, sanki ben kimsenin evladı değilmişim gibi bir yalnızlık ve şefkatsizlik duygusunun altında eziliyorum. Kazandığım hiç bir şeyin anlamı yok. Kaybettiklerim ise karşımda duruyor; benimle alay edercesine. Bu kadar mı anlamsızlaştı yaşamak 21. yüzyılda. Anlamıyorum, anlayamıyorum.

Nadirdir şu hayatta anlayamadığım şeyler. Sadece hayatın kendisini anlayamazdım eski zamanlarda. Artık, hiç bir şey anlayamıyorum. İnsanlar neden bu kadar uzak artık? Ben mi yanlış yöne saptım, onlar mı kaçtı benden? Neden? Neden akşamlar eskisi gibi huzur vermiyor artık? Neden sabahlar umud vaad etmiyor? Neden ağaçlar selam vermiyor yanlarından geçerken? Neden kuşlar cıvıldamıyor? Bu kadar mı karanlık artık hayat, bu kadar mı umutsuz? Anlamıyorum, anlayamıyorum.

Gözlerim yerde bir şeyler arıyor. Taşın toprağın içinde birşeyler. Göklerde olmayan, sularda onmayan bir şeyler. Hayat o şeyin etrafında dönüyor sanki. Benim bütün gücüm o şeyden kaynaklanıyor. Onu bulsam, kendime geleceğim, hayatı anlayacağım sanki. Ah bir de ben bilsem gözlerimin ne aradığını. Nefret ediyorum duyularımın benden habersiz bilinç sahibi olmasından. Küfür edesim geliyor: “Ulan ben bilmiyorum ne aradığımı; sen nereden biliyorsun”. Ama işe yaramıyor. Belki doğanın bizi, bizden daha bilge yaratması gelmiyor işimize. Belki de anlamaya çalışmak yersiz, sadece yaşamak lazım. Gözlerimizin, kulaklarımızın, dilimizin peşine takılıp; sadece yaşamak lazım. Belki de onun için anlamıyorum, anlayamıyorum.

Kalem ve kağıdı aramıyorum artık. Ne fark eder ki bundan sonra? Yazdıklarımı bir ben okusam ne fark eder, tüm dünya okusa ne fark eder. Hepsi anlamsız birer söz dizisi değil mi? Ne kadar az insan anlasa yazdıklarını o kadar mı mutlu olur yazar? Sorularına ne kadar az cevap alsa o kadar mı mutlu olur? Yazmak kadar bencilce baska bir eylem var mıdır? Hayat bunun için acımasız işte. İnsanlar bunun için nefret ediyor bu dünyadan. Bu dünya bize basit geliyor. Aklımızca, sorularımızla alay ediyoruz onunla. Onu sevmediğimizi bilsin istiyoruz. Yetmiyor bu dünya insanlığa. Onun için yok ediyoruz onu. İnsanın yaşadığı dünyayı yok etmesi değil mi en büyük meydan okuma? Anlamıyorum, anlayamıyorum.

Yine taşlar, yine toprak. Bu kadar az insan anlarken yazdıklarımı, yine taşlar yine toprak. Aradığım şeyi hayatım boyunca arayıp bulamamak üzüyor beni; okuduklarınızda aradığınızı bulamamak nasıl üzüyorsa sizi. Hayatı bir roman gibi yaşıyorum artık. Yazarı da benim bu romanın, okuru da... Kahramanı da benim, kötü adamı da... Sadece bir sonraki sayfada ne olacağını, bu sayfayı bitirmeden bilemiyorum. Gerçek yazarlardan tek farkım da bu zaten. Bunun sebebi ise içler acısı: Çünkü hayatı olduğu gibi yaşamayı seviyorum. Fazlasını istemiyorum, istemedim hiç bir zaman. Fazlası hep çok fazla geldi bana. Fazlasını neden istemediğimi anlamıyorum, anlayamıyorum.

Saatlere ve dakikalara artık geçmiyor sözüm. Günler ve haftalar çoktandır firari. Aylar ve yıllar tamamen başlarına buyruk hareket ediyorlar; birer üniversite öğrencisi gibi. Tam “Yakaladım!” derken hayatı, O yine ekiyor beni; bıktım, usandım peşinden koşmaktan.  Durmak bir seçenek değil; düşünemezsin bile durmayı. Mecburen koşacaksın peşinden, O nereye sürüklerse seni. Şansın varsa çok sürünmezsin. Ama bir de şanssızsan... Ya anlamazsın; ya da anlayamazsın.

Sonbaharın Geldiği


01/11/2008 - Ankara – 15/11/2008 - Malatya

Sonbaharın geldiğini nereden anlıyorsunuz? Kestane ağaçlarının genç yaşta kaybettiğimiz yapraklarının cenazesini kaldırmaya gelen çöpçülerin mutat hareketlerinin törensel bir havaya belenmesinden mi? Ankara’da havaların en keskin bıçaklara has bir keskinlikle soğuyup, güneşin bir Monet resmindeymişçesine hükmünü kaybetmeye başlamasından mı? İzmir Kordon’da karıncalar gibi gezinen insanların umursamazlıklarının sokak kedilerinin gözlerine yerleştirdiği nemli hüzünden mi? Okulların açılmasıyla sabah akşam kara önlükler içerisinde sokaklara dökülen çocukların bir asker ciddiyeti ile sırtlarında taşıdıkları çantalarının en ücra köşesine fırlatılmış olan Hayat bilgisi kitabından mı? Bastak’ta cayır cayır yakılmaya başlanan sobaların 70 yıllık bir tiryaki edasıyla öfleye püfleye havaya üfledikleri dumanın içindeki tezek kokusunun genzinizi yakmasından mı? Malatya’da kanalın suyunun azarken çıkardığı sese inat avaz avaz bağırmaya başlayan kargaların ayan beyan kendilerini ortalığa atıp balkonlarda kurumaya bırakılan sucukları didiklemek için fırsat kolluyor olmalarından mı? İstanbul’da yaz boyu sakin güneşlenen denizin, kendinden kurtulmak için çırpınmaya başlaması ile dalgaların sahili dövmesinden mi?  Yoksa Mersin’de günlerin sahil boyunca üst üste yığılmış koca koca kayaların bembayaz siluetlerini yalayarak kısalmasından mı? Nereden anlıyorsunuz sonbaharın geldiğini?
Ben hiç bir zaman emin olamıyorum, bu gelenin sonbahar olup olmadığından. Gözlerimi yere dikip uzun uzun seyrediyorum “yaşadığım bu topraklara mı” geldi sonbahar diye. Sonra göçmen kuşların peşinden kanatlanıyor bakışlarım. Sararmış dökülmeyi bekleyen bulutlara takılıyorlar. Bu bulutlar gerçekten yaşadığım şehrin bulutları mı? Bulutlarla beraber yağmur oluyor bakışlarım, bütün şehrin üzerine yağıyorlar. Sonbaharda görüyorum ben şehrin her yerini; göz bebeklerim büyüyor çünkü. Sonbaharda seviyorum ben dünyanın bütün şehirlerini; kalbim aşk korkusuyla daha hızlı çarpıyor şimdi. Ve böylece anlıyorum ki her şehir görebildiğin kadar büyük; sevebildiğin kadar güzeldir. Sonbaharın geldiğini buradan anlıyorum ben. Şehir daha bir güzel oluyor, daha bir büyük. Nerede olursam olayım yenebiliyorum aşka dair korkularımı.

Zaman

Hayatı omuzlarına binmiş bin yük olarak değil de, ardı sıra koşturduğumuz bir gölge olarak görmek özlemi, yüksek dağlardan akıp gelen rüzgarların kulaklarımıza fısıldadığı bir sırdır.

Devamını oku...

Alaca Karanlık

Bir anlık tarçın kokusunda yaşanan aşklar kadar hüzünlü bir kasım patının altına gizlendim. Gelip geçenler beni görmüyor, kasım patı bile farkımda değil. Bense elleri aniden birbirine değen yeni yetme sevgililer gibi titrememek için kendimi zor tutuyorum, soluksuz oturuyorum. Hayatın basitliğinin ölümün karmaşıklığına karışıp basit bir karmaşa olarak karşıma çıkmasından bıkkın, “nereden şiir aşırılır bu saatte” diye düşünmekten bitap, yağmur taşıması beklenen bulutların umursamazlığına kızgın, yere bakıp ağlıyorum hınzırca. En sevdiğim oyuncaklarım, kelimeler bile yüz vermiyor bana artık; yavaş yavaş eriyorum.

Gün şehrin üstünü alaca karanlık ile örterken, anlıyorum karanlığın kaçınılmazlığını.60 mumluk tungsten lamba hiçbir işe yaramıyor... Yayılıyor alaca karanlıkla şehre zamanın karamsarlığı... Şehrin renkleri bu karamsarlıkla solar. Siyah beyaz bir resme öykünür sokaklar. Ne kediler, ne köpekler ne de insanlar, renklerini koruyamazlar. Gökyüzü, iğrenç bir grilik ile dolar. Bu griliğe boyun eğer özgürlüğün temsilcisi olmakla mağrur kuşlar, bile.

İşgal altındaki bir şehir gibi kıvranıp duruyorum. Bir kenara bırakıp entelektüel kaygılarımı, biçare benliğimi kaplayan belirsizliğe ağlıyorum. Ve her fikrim işgale direnen birer canlı bomba oluveriyor. Ne çare! İstediğini almadan alaca karanlık hiçbir yere gitmiyor. Renkleri istiyor alaca karanlık. Koca heybesine dolduruyor şehrin tüm mavilerini, kırmızılarını, sarılarını... Pembe bile bırakmıyor geride. Yapabildiğim tek şey, boynu bükük izlemek, renksizliğe gömülüşünü yaşadığım şehrin.

Bazen en güzeli bütün bunları düşünmemek diye düşünürüm. Ne de olsa sabaha karşı mecburen getirecek renkleri alaca karanlık gerisin geri. Şehir ise çoktan alışmış, renksiz geçirmeye geceleri. Peki ya ben? Ben neden alışamıyorum alaca karanlığa? Daha az endişelenmeliyim belki de hayatımın renkleri için. Ama renksiz bir hayat korkusu değil mi bütün devrimlerin altında yatan.

Tarçın kokusu giderek artıyor. Trio aksak şarkılar sesleniyor arkamdan. Bakmaya cesaret edemiyorum. Her zaman haklıdır türküler, her zaman karşınıza ellerinde inkar edilmesi mümkün olmayan gerçeklerle dikilirler. Gözlerinizi oyan, kulaklarınızı sağır eden, dilinizi kesen işte bu gerçekliktir; karşısında sadece yutkunma duyunuzun çalıştığı gerçeklik. Ne mi vardır bu türkülerin elinde? Geceler boyu insanı uyutmayan fikirler... Şekerlenen ballanan yârlar... Yalnızlık... Baharda sevilip, boranda karda terk eyleyen yârlar... Çatal yürekleri efelerin... Yâr olamayıp, bacı gardaş kalanlar...Ve yalvardıkça inâd edenler... İşte bunlar söker insanın yüreğini. Ve gözünün önünde ezer, değirmen taşının arasında ezilen buğday tanesi gibi. Çekilen acının tarifi yoktur. İzlersin, elin kolun bağlı yüreğinin ezilişini. Ayakların yürüyemez geçmişe, ellerin tutamaz geçmişi.

Karanlık

Kahverengiydi sevdiğim şehirlerin akşamları. O kahverengilikte yitirdim ben kendimi.

Devamını oku...

Alt Kategoriler

  • Deneme

    Ortakakıl da yayımlanmış makaleler...

  • Akademik
    Akademik Makaleler...
Support Wikipedia