|
Bir anlık tarçın kokusunda yaşanan aşklar kadar hüzünlü bir kasım patının altına gizlendim. Gelip geçenler beni görmüyor, kasım patı bile farkımda değil. Bense elleri aniden birbirine değen yeni yetme sevgililer gibi titrememek için kendimi zor tutuyorum, soluksuz oturuyorum. Hayatın basitliğinin ölümün karmaşıklığına karışıp basit bir karmaşa olarak karşıma çıkmasından bıkkın, “nereden şiir aşırılır bu saatte” diye düşünmekten bitap, yağmur taşıması beklenen bulutların umursamazlığına kızgın, yere bakıp ağlıyorum hınzırca. En sevdiğim oyuncaklarım, kelimeler bile yüz vermiyor bana artık; yavaş yavaş eriyorum. Gün şehrin üstünü alaca karanlık ile örterken, anlıyorum karanlığın kaçınılmazlığını.60 mumluk tungsten lamba hiçbir işe yaramıyor... Yayılıyor alaca karanlıkla şehre zamanın karamsarlığı... Şehrin renkleri bu karamsarlıkla solar. Siyah beyaz bir resme öykünür sokaklar. Ne kediler, ne köpekler ne de insanlar, renklerini koruyamazlar. Gökyüzü, iğrenç bir grilik ile dolar. Bu griliğe boyun eğer özgürlüğün temsilcisi olmakla mağrur kuşlar, bile. İşgal altındaki bir şehir gibi kıvranıp duruyorum. Bir kenara bırakıp entelektüel kaygılarımı, biçare benliğimi kaplayan belirsizliğe ağlıyorum. Ve her fikrim işgale direnen birer canlı bomba oluveriyor. Ne çare! İstediğini almadan alaca karanlık hiçbir yere gitmiyor. Renkleri istiyor alaca karanlık. Koca heybesine dolduruyor şehrin tüm mavilerini, kırmızılarını, sarılarını... Pembe bile bırakmıyor geride. Yapabildiğim tek şey, boynu bükük izlemek, renksizliğe gömülüşünü yaşadığım şehrin. Bazen en güzeli bütün bunları düşünmemek diye düşünürüm. Ne de olsa sabaha karşı mecburen getirecek renkleri alaca karanlık gerisin geri. Şehir ise çoktan alışmış, renksiz geçirmeye geceleri. Peki ya ben? Ben neden alışamıyorum alaca karanlığa? Daha az endişelenmeliyim belki de hayatımın renkleri için. Ama renksiz bir hayat korkusu değil mi bütün devrimlerin altında yatan. Tarçın kokusu giderek artıyor. Trio aksak şarkılar sesleniyor arkamdan. Bakmaya cesaret edemiyorum. Her zaman haklıdır türküler, her zaman karşınıza ellerinde inkar edilmesi mümkün olmayan gerçeklerle dikilirler. Gözlerinizi oyan, kulaklarınızı sağır eden, dilinizi kesen işte bu gerçekliktir; karşısında sadece yutkunma duyunuzun çalıştığı gerçeklik. Ne mi vardır bu türkülerin elinde? Geceler boyu insanı uyutmayan fikirler... Şekerlenen ballanan yârlar... Yalnızlık... Baharda sevilip, boranda karda terk eyleyen yârlar... Çatal yürekleri efelerin... Yâr olamayıp, bacı gardaş kalanlar...Ve yalvardıkça inâd edenler... İşte bunlar söker insanın yüreğini. Ve gözünün önünde ezer, değirmen taşının arasında ezilen buğday tanesi gibi. Çekilen acının tarifi yoktur. İzlersin, elin kolun bağlı yüreğinin ezilişini. Ayakların yürüyemez geçmişe, ellerin tutamaz geçmişi. |